6 Mayıs 2016 Cuma

VİTRİN MANKENİ

Kalbinin atışı saniyede 170 kereden fazla atması ile imkansızlıklara çoktan yelken açmıştı. Damarlarında ki kanın salisedeki hızı ölçülemeyecek kadar yüksekti. Adrenalin değildi hücrelerinde ki, korkunun ta kendisiydi. Gözleri sonuna kadar açıkken, gözbebekleri küçülmüştü. Ağlıyordu fakat yanakları ıslak değildi. Var olmanın ötesindeydi şu an. Zamanı hissedebiliyordu havada. Saniyenin akışına tanık olabiliyordu boşlukta.
‘’Ne zaman konuşacaksın?’’
 Işık yoktu ve vardı. Aklının kendisine gerçekleri mi yoksa yalanlarını mı sunduğunu kestiremiyordu. Hissettiği soğuk gerçek miydi, yoksa birisi üstüne işiyor muydu?
 ‘’Camın ardından seni görebiliyorum.’’
 Işık nereye kaybolmuştu? Başını sağa ve sola çeviremiyordu. Gözlerini tek bir an bile kırpması imkansızdı. Gücü korkusuyla beraber artıyordu. İçinde hissettiği sefalet ve yücelik doğru orantılıydı. Diğer duyguları unutuvermişti. Kısa süreliğine arkasında sıcak nefesler duysa bile, kıpırdamadan ayaklarında ki hayalet çivileri sökmeye yeltenmedi.
 ‘’Sana ilk hediyem bir çift göz olacak’’
Farelerin aklını kemiren sinir bozucu sesleri. ‘’Saat gecenin 2’si. Evine git be adam!’’ der gibi dolaşıyorlardı ortalıkta. Bilinçsiz bir reflekse ayağının dibinden geçen farenin üzerine bastı. Bir anda olup bitiverdi her şey. O kadar hızlıydı ki, ruhu bedenine veda edemeden çoktan yol almıştı gökyüzüne doğru. Gözlerini ondan ayırmadan yavaşça yere eğildi. Ayağında ki hayalet çivileri söküp, farenin leşini eline aldı. Bir adım atıp başını cama yasladı. Elinde ki leşi kaldırıp karşısında ki vitrin mankenine gösterdi.
 ‘’Buna iyi bak Cansız. Senin aklını bu küçük farenin un çuvallarını kemirdiği gibi kemireceğim. Senden korkmuyorum. Gözlerim, hislerim, aklım ve hareket etme gücüm var.’’
 Kelimeler ağzından çıktıkça başını cama daha sert yaslıyordu. Bilinçsizce farenin cesedine parmaklarını daha çok gömüyordu.
 ‘’Sen ise Cansız’ın tekisin. Sen CANSIZ’sın! Ben ise yaşıyorum.’’
Fareyi tutan eline ruhunda ki tüm cesaret bir anda yüklenip, tenini çeliğe dönüştürdü. Hızlı ve bilinçli bir refleksle yumruğunu cama doğru savurmaya başladı. Bir anda olmadı bu sefer. Soğuk, ıssız ve karanlık caddede, vitrinin karşısında bir adam içinde ki egoyu kusarcasına kaşlarını çatıyordu. Yumruğu cama yaklaşırken, farenin kanı ise yere parmaklarından bileğine süzülerek yere damlıyordu. Yüzünde ki ifadenin ise tarifi mümkün değildi. Gözlerinde ki korku yok olmuş, yerine benlik duygusu gelip göz bebeklerini büyütmüştü. Yanakları hala ıslak değildi…
 Sadece temas… Teni ile camın buluşması.. Devamında gelecek muazzam yıkımdan habersizce attığı yumruk, Cansız’ı serbest bırakacaktı. Temas gittikçe artıyor, cama uyguladığı kuvvet ilk çatırtıyı beraberinde getiriyor. Ve ilk göz kırpış…
 Zaman ne eski haline dönüyor, ne de yeni bir hale dönüşüyor. Zaman sadece zaman olarak kalıyor.. Cam patlıyor, ses kulaklarından girerek beynine ulaşıyor, yere düşen parçacıklarda karıncalar kendi yansımalarını görüyor. Kan ile keskinlik buluşuyor. Fare elinden kayıp gidecekken Cansız onu tutuveriyor. Krem rengi plastik elleriyle fareyi öyle bir sıkıyor ki, leşi darmadağın oluyor. Elinde ki kanı açık olmayan ağzına sürüyor. Kıtlıktan çıkmışçasına başını oynatıp elini ağzına sürüyor.
 İmkansız, her daim imkansız olarak kalır mı? Ne olduğunu bilemiyor, gerçek ile yalan arasında, uçurum ve denizin ortasında bir yerlerde sıkışmış gibi hissediyor. Boşluk ve hareketsizlik. Korkunun yerini alan cesaretin, koltuğundan kalkarak yerine tekrar korkuyu oturtması. Aciz hissediyor olabildiğince. Parmaklarını dahi kıpırdatamıyor. Göğüs kafesinden firar etmek istercesine atan kalbi şimdi sus pus bekliyor. Kanı duruyor, akciğerleri oksijen kabul etmiyor. Zaman durdu mu? Farenin kirli kanı havada asılı kaldı. Bir ayağı dışarıda, bir ayağı hala vitrinde olan Cansız hareketsiz kaldı. Üzerinde ki mavi gömlek ve siyah kot pantolon rüzgardan etkilenmedi. Ağaçların yaprakları hala sallanıyor.
 ‘’Ölüyor muyum yoksa?’’
Zaman değişmiyor. Cansız dışarı çıkıyor kirli ağzıyla. Farenin parmak uçlarında kalan kısımlarıyla birlikte elinde ki kanı mavi gömleğine siliyor.
 Hissizlik ne demekti? Ölmekten farkı neydi? Ayakta dikilmiş öylece bekliyor. Başıboş bir şekilde, karşısında ki mankeni izleyerek duruyor sadece. Duygu koltuğuna bakıyor, not göremiyor. Soğuk rüzgar geceyi yalayıp geçerken, dolunay kurumuş ağaç dallarının arasından geçerek, kaldırımda ki kan damlacıklarını aydınlatıyor. Kafasını kaldırıyor, kelebeğe dikiyor bakışlarını. Gece gibi siyah, ayın beyazlığının üzerinde kanat çırpıyor. Rengin ve renksizliğin dansına tanıklık ediyor. Düşünemiyor, aklı düşünmemekte ısrar ediyor, kontrolü sağlayan ipler elinden kayıp gidiyor. Sert kayalıklara çarpıyor sonunda vücudu…
 ‘’Ve tanrı insanı yarattı. Ah o muhteşem insan bedeni, kusursuzluk, mükemmellik!’’
 Cansız bunları söylerken hiçbir mimiği olmadan, ağzını kıpırdatman söylüyordu. Hareketleri ise mimiklerinin yerine geçiyordu. Hafif dizlerini bükerek ellerini yüce olana açar gibi yapıyordu. Alay ediyordu.
 ‘’Ve tanrı mankeni yarattı. İnsan çakması, ruhu, duygusu, bedeni olmayan bir CANSIZ!’’
Hafifçe dudaklarını araladı, gözlerinin açık olup olmadığını kontrol etti, Cansız’a baktı.
‘’Seni insan yarattı.’’
‘’Yaratılanlar yaratamazlar. Nefretim tanrıya değil, insanlara. Ve ne oldu sonra? İnsanlar gömlek ve pantolona baktılar. Bu bir rüya olmalı herhalde.’’
Cansız sinirleniyordu. Elini yüzüne götürdü, karşısında ki adama baktı, olmayan kaşlarını çatamadı.
‘’Seni zavallı insan. CANSIZ diye bağırdığında kalbini sökmek için can atıyordum. Adını bilmediğimi mi düşünüyorsun ‘Adsız’?’’
Adsız karşısında ki vitrin mankeninden alamıyordu gözlerini. Şu an soğuk metal neşterle beynimde ki damarlarla mı oynuyorlar acaba? Düşündüğü tek şey imkansızın nasıl gerçekleştiği. Cansız bir vitrin mankeninin nasıl hayat bulduğu, adını nasıl bildiği…
 ‘’4 yaşındayım Adsız. Bir fabrika da üretildim. 2 yıl boyunca soğuk bir depoda çıplak bir şekilde bekledim. Sakalsız gece güvenliğinden sorumlu adam her gece gelip, cansız mankenlerden birisini yanında alıp götürürdü. Geri getirdiğinde ise üzerinde sigara söndürmüş olduğunu anlardım. 2 yıl boyunca bunu yapmaya devam etti. Neden diyemedim. Konuşamadım, arkadaşıma yardım edemedim. O güvenlik görevlisinin gözlerinde sigara söndüremedim, omuriliğine demir parçaları sokamadım. Binlerce derece sıcaklıktaki fırına atamadım. Tanrıdan bana can vermesini diledim. Ve ne oldu Adsız? Duam kabul olundu.’’
 ‘’Nasıl bu kadar gerçek hissedebiliyorum Cansız?’’
 Gülüyor vitrin mankeni. Ellerini havada sallıyor iki yana doğru. Kollarını açıp zıplıyor, anlamsız hareketlerde bulunuyor.
‘’HA-HA-HA. Komiksin sen Adsız. Rüya olamayacak kadar soğuğun ve gerçeğin içindesin. Kelebek uçuyordu, yanlış görmedin. Siyah kelebek beyaz ayın ışığında kanat çırpıyordu. Ahh ilahi bir şeyler hissediyorum bu tabloda. Orkestram nerede benim Adsız söylesene!?’’
 Geceyi bölen araba farları. Egzoz dumanın iğrenç kokusu. Adsız kenetlenmiş, Cansız’a bakarken sokakta bir haykırış yankılanıyor.
 ‘’Deli misin be adam, neden cama tıklatıp duruyorsun? Siktir git evine!’’ Arkasına dönüyor Adsız, adama bakıyor. Karanlıkta seçemiyor yüzünü, saniyeler yavaşlıyor. Farlardan saçılan ışıkta birbirine giren tozları görüyor. Unutuveriyor vitrin mankenini. Beyninin içinde sadece tek bir düşünce varlığını sürdürebiliyor. ‘’Beni küçük gördü.’’
 Adamın yüzüne doğru elini uzatıyor kaldırımdan. Sihirli güçleri varmış gibi büküyor parmaklarını. Adım atıyor arabaya doğru. Esen rüzgar tedirginlik taşıyor uzaklardan. Ağzını bile açmadan camdan dışarı çıkmış olan kafasını avuçlarının arasına alıyor. Nefreti güce dönüşüyor, Adsız ise şefkati seçiyor. Saçlarından yavaşça yanaklarına indiriyor elini. Eğiliyor cama doğru, fısıldıyor ‘’Seni affediyorum.’’
 ‘’Orda mısın Adsız, merhaba..’’ Vitrin mankeni önünde durmuş kolunu sallıyor yüzüne doğru. ‘’Bir an daldın gittin, orkestram nerede diye sordum sana hatırlarsan!’’
 Burada ne işim var benim? Bu mankenle neden konuşuyorum? Saat kaç ve neden nerede olduğumu bilmiyorum? Araba nereye gitti? Adsız, gerçekliğin içinde yorulmuştu artık. Soruları geç sormuştu kendisine. Cevaplar için gücü çoktan bitmişti. Vitrin mankeni ellerini beline atmış bekliyordu. Adsız gözlerini, olmayan yüzüne sabitledi. Baktı, baktı ve sadece bakmakla yetindi. Gözlerini kapattı. Açmak istemedi, korkuyordu. Yeniden kırık camlı vitrinin önünde, Cansız’ı görmekten korkuyordu. Açmak istiyordu, yeniden kırık camlı vitrinin önünde Cansız’ı görmekten korkuyordu. Gözlerini açtı…
 Her yeri tutulmuştu. Başı ve tüm bedeni ağrıyordu. Bilinci yerine gelene kadar sersem bir halde olduğu yerde doğruldu. Çevresine bakıyordu fakat idrak edemiyordu gördüklerini. Aydınlıktı, güneş doğmuştu. İrkildi aklına gelenler ile. Telaşla ayağa kalktı, üstüne başına baktı. Sağ eli kan içindeydi, berbat kokuyordu etraf. Neredeyim ben? Kıyafet mağazasının ortasında ayakta duruyordu Adsız. Etrafında cansız mankenler vardı, raflarda gömlekler, ceket ve pantolonlar. ‘’Cansız…’’
 Dışarıya baktı, vitrin camı kırıktı. Tüm muhteşemliğiyle parçalanmış bir fare uyuyordu ölüm sessizliğiyle. İnsanlar nerede? Kimse yoktu etrafta. Araba sesleri, otobüsler, sokak köpekleri, yüksek sesle evinde müzik dinleyen insanlar. Hiçbir şey yoktu. Vitrine doğru yürüdü. Kırık camların üstüne basarak kaldırıma atladı. Sokağa göz gezdirdi, sessizlikten başka kimseyi göremedi. Rüya devam ediyor diye düşündü.
 TAK, TAK, TAK… Ayakkabı sesleri. Uzaklardan gelmiyordu, sanki Adsızı beklercesine saklandığı yerden çıkmış gibiydi. Sesin sahibine baktı Adsız. Dün karanlıkta yüzünü seçemediği Adam vardı karşısında. Yüzünü hissettiği, yanaklarını okşadığı adam. Affettiği adam… Mavi gömlek ve açık kot pantolon giyinmişti. Sol eli kanlıydı. Kendi elinde ki kan ile aynı renkte. Uzun saçları vardı. Konuşmasını bekledi, sustu ve kabusunun konuşmasını bekledi.
 ‘’Nasıl olmuşum Adsız. Dün gece bir insandan çaldım bu bedeni. Saçlarımı kestireceğim, sende gelmek ister misin yoksa tek mi gideyim?’’


1 yorum: