VİTRİN MANKENİ
Kalbinin atışı saniyede 170 kereden fazla atması ile imkansızlıklara çoktan yelken açmıştı. Damarlarında ki kanın salisedeki hızı ölçülemeyecek kadar yüksekti. Adrenalin değildi hücrelerinde ki, korkunun ta kendisiydi. Gözleri sonuna kadar açıkken, gözbebekleri küçülmüştü. Ağlıyordu fakat yanakları ıslak değildi. Var olmanın ötesindeydi şu an. Zamanı hissedebiliyordu havada. Saniyenin akışına tanık olabiliyordu boşlukta.
‘’Ne zaman konuşacaksın?’’
Işık yoktu ve vardı.
Aklının kendisine gerçekleri mi yoksa yalanlarını mı sunduğunu kestiremiyordu.
Hissettiği soğuk gerçek miydi, yoksa birisi üstüne işiyor muydu?
‘’Camın ardından seni
görebiliyorum.’’
Işık nereye
kaybolmuştu? Başını sağa ve sola çeviremiyordu. Gözlerini tek bir an bile
kırpması imkansızdı. Gücü korkusuyla beraber artıyordu. İçinde hissettiği
sefalet ve yücelik doğru orantılıydı. Diğer duyguları unutuvermişti. Kısa
süreliğine arkasında sıcak nefesler duysa bile, kıpırdamadan ayaklarında ki
hayalet çivileri sökmeye yeltenmedi.
‘’Sana ilk hediyem
bir çift göz olacak’’
Farelerin aklını kemiren sinir bozucu sesleri. ‘’Saat
gecenin 2’si. Evine git be adam!’’ der gibi dolaşıyorlardı ortalıkta. Bilinçsiz
bir reflekse ayağının dibinden geçen farenin üzerine bastı. Bir anda olup
bitiverdi her şey. O kadar hızlıydı ki, ruhu bedenine veda edemeden çoktan yol
almıştı gökyüzüne doğru. Gözlerini ondan ayırmadan yavaşça yere eğildi.
Ayağında ki hayalet çivileri söküp, farenin leşini eline aldı. Bir adım atıp
başını cama yasladı. Elinde ki leşi kaldırıp karşısında ki vitrin mankenine
gösterdi.
‘’Buna iyi bak
Cansız. Senin aklını bu küçük farenin un çuvallarını kemirdiği gibi
kemireceğim. Senden korkmuyorum. Gözlerim, hislerim, aklım ve hareket etme
gücüm var.’’
Kelimeler ağzından
çıktıkça başını cama daha sert yaslıyordu. Bilinçsizce farenin cesedine
parmaklarını daha çok gömüyordu.
‘’Sen ise Cansız’ın
tekisin. Sen CANSIZ’sın! Ben ise yaşıyorum.’’
Fareyi tutan eline ruhunda ki tüm cesaret bir anda yüklenip,
tenini çeliğe dönüştürdü. Hızlı ve bilinçli bir refleksle yumruğunu cama doğru
savurmaya başladı. Bir anda olmadı bu sefer. Soğuk, ıssız ve karanlık caddede,
vitrinin karşısında bir adam içinde ki egoyu kusarcasına kaşlarını çatıyordu.
Yumruğu cama yaklaşırken, farenin kanı ise yere parmaklarından bileğine
süzülerek yere damlıyordu. Yüzünde ki ifadenin ise tarifi mümkün değildi.
Gözlerinde ki korku yok olmuş, yerine benlik duygusu gelip göz bebeklerini
büyütmüştü. Yanakları hala ıslak değildi…
Sadece temas… Teni
ile camın buluşması.. Devamında gelecek muazzam yıkımdan habersizce attığı
yumruk, Cansız’ı serbest bırakacaktı. Temas gittikçe artıyor, cama uyguladığı
kuvvet ilk çatırtıyı beraberinde getiriyor. Ve ilk göz kırpış…
Zaman ne eski haline
dönüyor, ne de yeni bir hale dönüşüyor. Zaman sadece zaman olarak kalıyor.. Cam
patlıyor, ses kulaklarından girerek beynine ulaşıyor, yere düşen parçacıklarda
karıncalar kendi yansımalarını görüyor. Kan ile keskinlik buluşuyor. Fare
elinden kayıp gidecekken Cansız onu tutuveriyor. Krem rengi plastik elleriyle
fareyi öyle bir sıkıyor ki, leşi darmadağın oluyor. Elinde ki kanı açık olmayan
ağzına sürüyor. Kıtlıktan çıkmışçasına başını oynatıp elini ağzına sürüyor.
İmkansız, her daim
imkansız olarak kalır mı? Ne olduğunu bilemiyor, gerçek ile yalan arasında,
uçurum ve denizin ortasında bir yerlerde sıkışmış gibi hissediyor. Boşluk ve
hareketsizlik. Korkunun yerini alan cesaretin, koltuğundan kalkarak yerine
tekrar korkuyu oturtması. Aciz hissediyor olabildiğince. Parmaklarını dahi
kıpırdatamıyor. Göğüs kafesinden firar etmek istercesine atan kalbi şimdi sus
pus bekliyor. Kanı duruyor, akciğerleri oksijen kabul etmiyor. Zaman durdu mu? Farenin
kirli kanı havada asılı kaldı. Bir ayağı dışarıda, bir ayağı hala vitrinde olan
Cansız hareketsiz kaldı. Üzerinde ki mavi gömlek ve siyah kot pantolon
rüzgardan etkilenmedi. Ağaçların yaprakları hala sallanıyor.
‘’Ölüyor muyum
yoksa?’’
Zaman değişmiyor. Cansız dışarı çıkıyor kirli ağzıyla. Farenin
parmak uçlarında kalan kısımlarıyla birlikte elinde ki kanı mavi gömleğine
siliyor.
Hissizlik ne demekti?
Ölmekten farkı neydi? Ayakta dikilmiş öylece bekliyor. Başıboş bir şekilde,
karşısında ki mankeni izleyerek duruyor sadece. Duygu koltuğuna bakıyor, not
göremiyor. Soğuk rüzgar geceyi yalayıp geçerken, dolunay kurumuş ağaç
dallarının arasından geçerek, kaldırımda ki kan damlacıklarını aydınlatıyor.
Kafasını kaldırıyor, kelebeğe dikiyor bakışlarını. Gece gibi siyah, ayın
beyazlığının üzerinde kanat çırpıyor. Rengin ve renksizliğin dansına tanıklık
ediyor. Düşünemiyor, aklı düşünmemekte ısrar ediyor, kontrolü sağlayan ipler
elinden kayıp gidiyor. Sert kayalıklara çarpıyor sonunda vücudu…
‘’Ve tanrı insanı
yarattı. Ah o muhteşem insan bedeni, kusursuzluk, mükemmellik!’’
Cansız bunları
söylerken hiçbir mimiği olmadan, ağzını kıpırdatman söylüyordu. Hareketleri ise
mimiklerinin yerine geçiyordu. Hafif dizlerini bükerek ellerini yüce olana açar
gibi yapıyordu. Alay ediyordu.
‘’Ve tanrı mankeni
yarattı. İnsan çakması, ruhu, duygusu, bedeni olmayan bir CANSIZ!’’
Hafifçe dudaklarını araladı, gözlerinin açık olup olmadığını
kontrol etti, Cansız’a baktı.
‘’Seni insan yarattı.’’
‘’Yaratılanlar yaratamazlar. Nefretim tanrıya değil,
insanlara. Ve ne oldu sonra? İnsanlar gömlek ve pantolona baktılar. Bu bir rüya
olmalı herhalde.’’
Cansız sinirleniyordu. Elini yüzüne götürdü, karşısında ki
adama baktı, olmayan kaşlarını çatamadı.
‘’Seni zavallı insan. CANSIZ diye bağırdığında kalbini
sökmek için can atıyordum. Adını bilmediğimi mi düşünüyorsun ‘Adsız’?’’
Adsız karşısında ki vitrin mankeninden alamıyordu gözlerini.
Şu an soğuk metal neşterle beynimde ki damarlarla mı oynuyorlar acaba?
Düşündüğü tek şey imkansızın nasıl gerçekleştiği. Cansız bir vitrin mankeninin
nasıl hayat bulduğu, adını nasıl bildiği…
‘’4 yaşındayım Adsız.
Bir fabrika da üretildim. 2 yıl boyunca soğuk bir depoda çıplak bir şekilde
bekledim. Sakalsız gece güvenliğinden sorumlu adam her gece gelip, cansız
mankenlerden birisini yanında alıp götürürdü. Geri getirdiğinde ise üzerinde
sigara söndürmüş olduğunu anlardım. 2 yıl boyunca bunu yapmaya devam etti.
Neden diyemedim. Konuşamadım, arkadaşıma yardım edemedim. O güvenlik
görevlisinin gözlerinde sigara söndüremedim, omuriliğine demir parçaları
sokamadım. Binlerce derece sıcaklıktaki fırına atamadım. Tanrıdan bana can
vermesini diledim. Ve ne oldu Adsız? Duam kabul olundu.’’
‘’Nasıl bu kadar
gerçek hissedebiliyorum Cansız?’’
Gülüyor vitrin
mankeni. Ellerini havada sallıyor iki yana doğru. Kollarını açıp zıplıyor,
anlamsız hareketlerde bulunuyor.
‘’HA-HA-HA. Komiksin sen Adsız. Rüya olamayacak kadar
soğuğun ve gerçeğin içindesin. Kelebek uçuyordu, yanlış görmedin. Siyah kelebek
beyaz ayın ışığında kanat çırpıyordu. Ahh ilahi bir şeyler hissediyorum bu
tabloda. Orkestram nerede benim Adsız söylesene!?’’
Geceyi bölen araba
farları. Egzoz dumanın iğrenç kokusu. Adsız kenetlenmiş, Cansız’a bakarken
sokakta bir haykırış yankılanıyor.
‘’Deli misin be adam,
neden cama tıklatıp duruyorsun? Siktir git evine!’’ Arkasına dönüyor Adsız,
adama bakıyor. Karanlıkta seçemiyor yüzünü, saniyeler yavaşlıyor. Farlardan
saçılan ışıkta birbirine giren tozları görüyor. Unutuveriyor vitrin mankenini.
Beyninin içinde sadece tek bir düşünce varlığını sürdürebiliyor. ‘’Beni küçük
gördü.’’
Adamın yüzüne doğru
elini uzatıyor kaldırımdan. Sihirli güçleri varmış gibi büküyor parmaklarını.
Adım atıyor arabaya doğru. Esen rüzgar tedirginlik taşıyor uzaklardan. Ağzını
bile açmadan camdan dışarı çıkmış olan kafasını avuçlarının arasına alıyor.
Nefreti güce dönüşüyor, Adsız ise şefkati seçiyor. Saçlarından yavaşça
yanaklarına indiriyor elini. Eğiliyor cama doğru, fısıldıyor ‘’Seni
affediyorum.’’
‘’Orda mısın Adsız,
merhaba..’’ Vitrin mankeni önünde durmuş kolunu sallıyor yüzüne doğru. ‘’Bir an
daldın gittin, orkestram nerede diye sordum sana hatırlarsan!’’
Burada ne işim var
benim? Bu mankenle neden konuşuyorum? Saat kaç ve neden nerede olduğumu
bilmiyorum? Araba nereye gitti? Adsız, gerçekliğin içinde yorulmuştu artık. Soruları
geç sormuştu kendisine. Cevaplar için gücü çoktan bitmişti. Vitrin mankeni
ellerini beline atmış bekliyordu. Adsız gözlerini, olmayan yüzüne sabitledi.
Baktı, baktı ve sadece bakmakla yetindi. Gözlerini kapattı. Açmak istemedi,
korkuyordu. Yeniden kırık camlı vitrinin önünde, Cansız’ı görmekten korkuyordu.
Açmak istiyordu, yeniden kırık camlı vitrinin önünde Cansız’ı görmekten
korkuyordu. Gözlerini açtı…
Her yeri tutulmuştu.
Başı ve tüm bedeni ağrıyordu. Bilinci yerine gelene kadar sersem bir halde
olduğu yerde doğruldu. Çevresine bakıyordu fakat idrak edemiyordu gördüklerini.
Aydınlıktı, güneş doğmuştu. İrkildi aklına gelenler ile. Telaşla ayağa kalktı,
üstüne başına baktı. Sağ eli kan içindeydi, berbat kokuyordu etraf. Neredeyim
ben? Kıyafet mağazasının ortasında ayakta duruyordu Adsız. Etrafında cansız
mankenler vardı, raflarda gömlekler, ceket ve pantolonlar. ‘’Cansız…’’
Dışarıya baktı,
vitrin camı kırıktı. Tüm muhteşemliğiyle parçalanmış bir fare uyuyordu ölüm
sessizliğiyle. İnsanlar nerede? Kimse yoktu etrafta. Araba sesleri, otobüsler,
sokak köpekleri, yüksek sesle evinde müzik dinleyen insanlar. Hiçbir şey yoktu.
Vitrine doğru yürüdü. Kırık camların üstüne basarak kaldırıma atladı. Sokağa
göz gezdirdi, sessizlikten başka kimseyi göremedi. Rüya devam ediyor diye
düşündü.
TAK, TAK, TAK…
Ayakkabı sesleri. Uzaklardan gelmiyordu, sanki Adsızı beklercesine saklandığı
yerden çıkmış gibiydi. Sesin sahibine baktı Adsız. Dün karanlıkta yüzünü
seçemediği Adam vardı karşısında. Yüzünü hissettiği, yanaklarını okşadığı adam.
Affettiği adam… Mavi gömlek ve açık kot pantolon giyinmişti. Sol eli kanlıydı.
Kendi elinde ki kan ile aynı renkte. Uzun saçları vardı. Konuşmasını bekledi,
sustu ve kabusunun konuşmasını bekledi.
‘’Nasıl olmuşum
Adsız. Dün gece bir insandan çaldım bu bedeni. Saçlarımı kestireceğim, sende
gelmek ister misin yoksa tek mi gideyim?’’
Sa
YanıtlaSil