29 Kasım 2015 Pazar

YÜZLEŞME

 İçeriye adımımı atıp kapıyı kapattıktan sonra duraksamadan sert bir şekilde sırtını duvara yasladım. Nefesi nefesime karışırken loş ışıklı otel odasında, ela gözlerinde kayboluyordum. Muhteşem parfüm kokusuna karışmış ter kokusuyla baştan çıkartıcıydı benim için. Sarı saçlarında ellerimi gezdirirken bir elimi de beline attım. Arzulu bir şekilde ellerini dağınık saçlarımda gezdirmeye başladı. İçimdeki şehvet dalgası büyürken, delicesine tatmak istediğim dudaklarına kaydı gözlerim.
 ‘’Daha 10 dakikadır tanışmamızı varsayarak, bir soru yöneltebilir miyim size bayan?’’
Nefesi tenimi yakarken alt dudağımı dişlerinin arasına sıkıştırıp kendine çekti. Vücuduma yayılan hazzın tarifi mümkün değildi.
 ‘’Buyurun bayım.’’
 Dudaklarımdan uzaklaşarak cevap verdi soruma. Aklım uçacak gibiydi. Görüp görebileceğim en arzulu ve güzel kadınla birlikteydim. Tenine yazılmayı bekleyen bir öykü vardı parmaklarımda.
 Aklımdaki soruyu bir kenara koyup tutkunun ev ateş vari şekliye öpmeye başladım karşımdaki meleği. Üzerimdeki tişörtü bir çırpıda çıkarıp dudaklarının tadına bakmaya devam ettim. Kapana kısılıydı. Arkasında duvar, önünde ise kendisini her şeyden çok arzulayan bir beyefendi vardı. Dudaklarımdan kurtulup gülümsedi. Kulağıma yaklaşarak fısıldadı. Sesi en az kendisi kadar şehvet doluydu. ‘’Seni istiyorum’’
 Gözlerindeki parlaklığı görünce dayanamayacağımı anladım. Elimden tutarak, ilk defa girdiğim bu otel odasında çift kişilik yatağın olduğu odaya çekti beni. Dudaklarıma küçük bir öpücük kondurarak göğsümden iterek yatağa düşürdü beni. Üzerinde ki paltoyu çıkartırken, şeytana taş çıkartacak şekilde gözüküyordu. Önce omuzlarına çekti paltosunu, sonra yavaşça karşımda düğmelerin hepsini teker teker açtı. Zaman benim için şehvetin kendisi olmuştu. Eğilip dizlerindeki düğmeyi de çözünce doğruldu ve omuzlarındaki paltoyu tutmayı bıraktı. Saliseler saatlere dönüşüp vücudunun her hattını inceleme fırsatını yakalamıştım. Siyah dantelli jartiyeri ile, eşsiz bir güzelliğe sahipti.
 Adımları, içimdeki alevi daha da körüklerken yatağa geldi. Kucağıma oturarak dudaklarıma yaklaştı.
 ‘’Bu oyun için yanlış kişiyi seçtiniz bayım’’
 Dediğiyle bardaktaki su dolup taşmıştı. Başım onun nefesiyle dönerken bir hamlede üstüne çıktım. Kendini bana doğru bastırırken, ellerim karnından yavaşça göğüslerine doğru yol almıştı. Avuçlarımı dolduran dolgunlukla kendimden geçiyordum sanki. Sıra bendeyi sanırım. Ayağa kalkarak pantolonumu ve iç çamaşırımı çıkardım. İşaret parmağı ağzında, aklından delice şeyler geçer gibi gülümsüyordu. Yatağa tekrar uzanıp, dudaklarını kopartırcasına öpmeye başladım. Elleri sırtımda gezinirken, dünyadan tamamen soyutlanmıştım. Altımdan kurtuldu ve uzaklaştı benden. ‘’Gözlerini kapat’’ dedi baştan çıkartıcı şekilde. Sırt üstü uzanırken gözlerim kapalı halde idi. Tenini hissetim sonrasında. Çırılçıplak halde kucağıma oturdu. ‘’Ben aç diyene kadar kapalı tut.’’ İçimdeki alev sönmeyecek hale gelirken, ellerimi beline yerleştirdim. Kucağımda yavaşça zıplamaya başlarken, sesi beni delirtiyordu.
 O parşömendi, ben ise mürekkebi kan olan bir kalemdim. Daha çok yazmak istiyordum öykümü tenine. Kanım aktıkça öykü daha da güzelleşiyordu. Bedeninde kan kırmızısıyla, şehvetin en kirli haliyle..
 Bağırışları boş otel odasını doldururken, ellerim göğüslerindeydi. Gözlerim hala kapalıydı fakat her şeyi görebiliyordum, hissedebiliyordum. İçinde olduğum andan beri, En güzel rüyayı yaşıyordum. Sonra birden üzerimden kalktı. Anın güzelliği içinde sarhoş olmuş haldeyken, ‘’Gözlerini açma’’ diye seslendi. Nefes alış verişlerimi düzene sokmaya çalışırken, birkaç ses geldi kulağıma. Sırt üstü uzanmış haldeyken bekliyordum. ‘’Uyanma vakti bayım.’’ Olduğum yerde doğrularak gözlerimi açtım. Vücudum ter içindeyken yorulmuş haldeydim. Gözlerimi odada gezdirince onu göremedim. Gözlerimin önüne düşen siyah saçlarımı parmaklarımla yana doğru tararken, hala kucağımda kıvrılan yılanın etkisindeydim.
 Gıcırdayan tahta zeminden ayak sesleri gelirken, bakışlarımı kapıya doğru çevirdim. Elleri arkasında, çıplak vücudunun üstüne giydiği paltosuyla yatağın karşısındaki koltuğa oturdu. Arkasında tuttuğu ellerini bana doğrulttu, loş ışıkta parlayan silahıyla birlikte.
 ‘’Tek kelime ederseniz sizi vurmak durumunda kalırım bayım.’’
 Ellerimi havaya kaldırarak bağırdım, ‘’Şaka fala…’’
 Bir ışık patladı gözlerimin önünde, devamında kulak zarımı yırtacak kadar yüksek desibelde bir ses yankılandı. Duvarlara çarpıp tekrar kulaklarımdan beynime doğru yol aldı.
 Az önce şehvetle yanıp tutuşan bedenim şimdi acı ile kıvranmaya başlamıştı. Yüksek sesle bağırırken, sağ bacağımı sıkıyordum. Diz kapağımın biraz üstüne isabet etmişti mermi. Acı, kanıma karışıp damarlarımdan tüm vücuduma yayılırken, dehşete kapılmıştım. Anlam vermeye çalışıyordum fakat imkanı yoktu. Bacağımdan oluk oluk kan akarken karşımdaki kadına baktım. Ciddi bir maske takınmış beni izliyordu, ifadesiz fakat iğrenir gibi gözüken yüzüyle.
‘’Ben konuşmana izin vererek susmaya devam edeceksiniz bayım. Yoksa…’’ Elindeki silahı havaya kaldırıp çevirdi. Silahı kucağına koyarak, paltosunun cebinden sigarasını ve kibritini çıkarttı. Usulca yaktı sigarasını. Tam bir fahişe edasıyla dumanı ciğerlerine çekti ve, dudaklarının arasından halka şekliye çıkarttı. Düşüncelerimi okumuş gibi ‘’Oradan fahişeye mi benziyorum yoksa?’’ dedi.
 Konuşmayacaktım. Her ne kadar lanet etsem de içimde bulunduğum duruma, konuşmayacaktım yine de.
 ‘’Cevap vermen için 30 saniyen olacak. Yanıma neden geldin?’’
 Hasta ruhlu fahişe. Daha az önce kucağımda zıplarken şimdi silah doğrultmuştu bana. 1 saat önce ise tanışmıştık. Kendisi istemişti beni. Kendisi istemişti otele çıkmayı. Şimdi ise bacağımdan kanlar akarken bu ruh hastasına açıklama yapmak zorundaydım.
 ‘’18,17,16.. Vaktiniz doluyor bayım.
 ‘’Bilmiyorum ben geldim işte öylesine. Nereden bilecektim lanet bir ruh hastası olacağını. Yanına geldim ve benimle eğlendin. Sebebi yok. Anladın mı sebebi yok.’’
 Ne dediğimi anlamadan konuşmuştum. Sanki sadece kelimelerin ağzımdan çıkması için öylesine bir cümleydi. İçimde yanan ateş sönmüş, yerine akmayı bekleyen bir gözyaşı seli vardı. Bacağıma iki elimle baskı uygularken aklımdan binlerce düşünce geçiyordu. ‘’Neden ben’’ diye sordum kendime. Ne yaptım da bu haldeydim. Onca insan varken neden ben?
 Kartpostaldan farkımız yoktu aslında. Kim olduğu bilinmeyen, gri paltolu bir kadın. Bir elinde tuttuğu tabancası, diğer elinde sigarası ile kanepede bacak bacak üstüne atmış oturuyordu. Kanlı yatakta kıvranan çıplak bir adam. Gözlerindeki ifade sanki korkar gibi. Günahlarından pişman gibi, yaşamak ister gibi. Loş ışıkta dans eden sigara dumanı ile mükemmel bir duvar resmi olmaya hazırdık…
 Hafifçe öksürdü karşımda ki kadın. ‘’Bana bak.’’
 Ona doğru baktım nefretle. Silahı oturduğu koltuğa bırakarak ayağa kalktı. Paltosunu
üzerinden çıkarttı ve çırılçıplak bedeniyle tekrar oturdu. ‘’Sorun olmazsa çıplak oturmak istiyorum bayım. Biraz sıcak oldu da.’’ Son cümlesini gülerek söylemişti. İçimden küfür yağdırırken, psikopat bir kadının karşısında ne yapacağımı düşünüyordum. Silahı vardı ve yaralıydım. Kahrolsun, bu karanlık sokağa hiç girmemeliydim.
 ‘’Tokat attığın kadın kimdi?’’
 Siktir. Nereden görmüştü? İşler iyice karışmaya başlarken bacağımı hissetmeyecek durumdaydım neredeyse. Çok fazla kan akmıştı ve şimdi sorduğu soruyla bir mermi daha yemiştim sanki. Kimdi bu kadın? Ne istiyordu benden? Az önce arzuladığım bedene şimdi nefretle bakıyordum. Beynime kan sıçrarken bakışlarımı gözlerine sabitleyip konuştum, ‘’Kimsin sen?’’
 Görüşümü boğan bir ışık patlaması. Zamanı delip geçen, havada uçuşan molekülleri darmadağın eden  bir mermi. Ağır çekimdeymiş gibi görüyordum mermiyi. Canı cehenneme. Hızla arkamdaki duvarı delip geçen mermiyle, bacağımı bırakıp kulaklarımı tıkadım ellerimle. Hızla solurken, çatık kaşlarımla ona bakıyordum. Defalarca öldürebilirdim onu. Defalarca ve defalarca…
 ‘’Soruma cevap ver.’’
 Belki de kabullenmeliydim. Kan kokan bir otel odasında verecektim son nefesimi. Uzatmanın ne manası vardı ki? Bir umutla konuşmak istedim. Tek kelimelik cevabımın içinde, 1 saat geriye giderken hala anlamsızlık içinde bulanıyordum. Hiç tanışmamalıydım belki de. Yada hiç kızmamalıydım…

 Ne düşündüğünü biliyordum. Neden diğerleri gibi sadece mutluluk rolü yapmadığımızı düşünüyordu. Yanımda yürüyen karıma baktım. Üzerine giydiği kazağı ve kot pantolonuyla güzel duruyordu. Yüzü insanı etkileyecek kadar güzeldi. Karnında ki şişkinliğin sebebi olan 5 aylık çocuğumuzun  bunda büyük rolü vardı. Gecenin bir vaktinde sokaklara düşmüştü yine benim için. Arkadaşlarımla oturduğum mekandan kalkıp yanına gelmiştim. Hasta ediyordu beni. Kendini ne zannediyordu da bana sınır koymaya çalışıyordu? Ne hakla bana karışabiliyordu. Kocasıydım ben onun. Ne dersem onu yapmak zorundaydı.
 Sinirlerim iyice gerilince olduğum yerde durdum. Yürümeye devam ediyordu ki kolundan sertçe tutup durdurdum. Boş bir caddeydi. Ara sokaklara çıkan bir sürü yollar vardı. Ve biz sokak lambasının altındaydık. Gözlerini okumaya çalışıyordum. Endişeli bir hali vardı. Benim için endişelenmişti. Bir anlamı yoktu fakat. Ne hissettiğinin bir önemi yoktu.
 Kolunu biraz daha sert sıkarken konuşmaya başladım. ‘’Ne zannediyorsun kendini sen Sude? Bir daha sakın evden dışarı çıkayım deme, seni gebertirim yoksa. Anlıyor musun geri zekalı?’’
 Gözleri dolmuştu saniyeler içinde. Sinirimi daha da çok bozuyordu bu hali.
 ‘’Lütfen böyle konuşma. Üzülüyorum senin için. Endişeleniyorum. Sadece biraz mutluluk istiyorum senden. Sadece evde kalıp benimle ilgilenmeni istiyorum. Neden çok görüyorsun bunu bize?’’
 Ellerini karnında gezdirirken bana baktı. Burnumdan solurken tereddüt etmeden hızlıca bir tokat attım. ‘’Hesap mı soruyorsun sen bana kadın?’’ Sinirle elimi saçlarımda gezdirerek etrafımda döndüm. Gitmem gerekiyordu yoksa onu da, karnındakini de fena halde üzecektim. Gördüğüm ilk sokağa doğru ilerlerken arkamdan seslendi, ‘’Kaya dur lütfen.’’ Arkama dönüp bakmadım bile. Kimse hesap soramazdı bana. Umursamadım ve devam ettim karanlığa doğru.

Ellerim kan içinde kalmış haldeyken bir kahkaha koy verdim karanlıkta. Anlamsız gözlerle baktı karşımdaki kadın. ‘’O benim karım.’’
 Kaşlarını kaldırarak baktı bu seferde. Şaşırmış gibiydi. Elini havaya kaldırarak kızar gibi yaptı. ‘’Aldatmak kötü bir şey bayım. Neden karınızı aldattınız?’’
 ‘’Ne dememi bekliyorsun. Beni vuran bir fahişeyle sohbet etmemi mi?’’
 Gerçekten aklımın durduğunu hissediyordum. Bir otel odasında, hiç tanımadığım bir kadın beni vuruyordu. Peki bunun sebebi neydi? Kendi eğlencesi için mi, yoksa geçmişe dair bir yaranın kanamasından dolayı mı? Ne önemi vardı ki… Son nefesimi birazdan vereceğimi biliyordum. Karşımda oturan siktiğimin ruh hastası kadının beni vuracağını biliyordum. Ve hisseder gibi oldum. Pişmanlığı…
 ‘’Her şeyin bir sebebi vardır Kaya.’’
 Adımı biliyordu. Umurumda değildi ne bildiği. Sadece üzerimde zevkten çığlık atıp sonrasında beni vurduğunu biliyordum. Sessizliğimi koruyarak yüzüne bakmaya devam ettim.
 Silahı koltuğun yanındaki masaya koyarak ellerini vücudunda gezdirmeye başladı.
 ‘’Biliyor musun, senin için dayanılmaz olduğumun farkındayım.’’ Ve eli yavaşça göğüslerinden aşağıya doğru kaydı. Şehvet dolu sesi odayı doldururken, kafayı sıyırmak üzereydim. Bir şeyler yapmam lazımdı. Etrafa bakındım. Pencereden atlayabilirdim aslında. Eskiydi, kolay kırılırdı. Fakat bacağımın durumu git gide kötüleşiyordu. Vakit geçirmeden ayağa kalktım. Ne olacağını umursamadan pantolonumu giydim yavaşça. Üzerime de tişörtümü geçirip kapıya yürüdüm. Dönüp arkama baktığımda, bana bakıyordu. Hiçbir şey olmamış gibi duruyordu öylece. Ağır gelmeye başlamıştı artık olanlar. Bir şeylerin koptuğunu hissettim içimden. Bacağımın acısını bastıran bir acı oluşmaya başlamıştı nefsimde. Ellerimi saçlarıma gömerek olduğum yerde durdum. Sırtımı duvara yaslayarak yere çöküverdim. Bacağımdan akan oluk oluk kana, gözyaşlarımda eklenmeye hazırdı sanki. Gözlerimi kapatarak karanlığa hapsettim kendimi. Gerçek olmaması için dua ettim. Anlamıyordum çünkü. Olup bitenlerin hiç birini anlayamıyordum ve canım yanıyordu.
 Boğazıma takılan yumruyu yutamıyordum. Kızaran suratımla nefesimi tutuyordum. Ve sonrasında bıraktım kendimi boşluğa. İlk gözyaşım, diğerlerinin habercisiydi. Ve hıçkırıklarım odanın içinde yankılanmaya başlamıştı…
 Ağlıyordum. Anlamsızlığıma, neler hissettiğime ve neler hissettirdiğime ağlıyordum.
 Ağlıyordum. Aynı çocukluğumda ki gibi. Babam annemi döverken salonun bir köşesinde ağladığım gibi.
 Ağlıyordum. Babama dair son hatıramda ki gibi. Annemi bir başkası için terk ettiği gün, sonbaharın soğuk yağmuru altında ağladığım gibi.
 Ağlıyordum. Bir kere dahi babama sarılamadığım için. Hep kalbimin bir köşesi buruk kaldığı için. Hep sevenlerimin kalbini kırdığım için.
 Ağlıyordum. Ölümü hissettiğim için. Değişmek için vaktim kalmadığı için.
 Zordu. Bilinçaltımla savaşırken, karakterimi karşıma alıp birkaç elde benim ateş etmem gerekiyordu kendime. Babam her gün annemi hırpalarken, siktiğim bilinç altımda erkeğin böyle olması kazındı. Kadın erkek için yaratılmıştı. Ve şimdi bir parmak ötesindeydi ölümüm. Bir kadının parmağında, parıldayan silahın tetiğinde. Üstünlük yoktu. Belki de Sude’ye iyi davransaydım, ona biraz değer verseydim, şu an burada olmayacaktım. Bu karanlık sokağın, kan kokan otel odasında…
 Zordu yılların getirdiği öğretileri atıp silmek. Aklındaki düşünceleri doğrularıyla değiştirmek. Fakat başka yolu da yoktu. Gözlerim yaşlı halde kafamı kaldırıp ona baktım. Hüzünlenmiş gibiydi. Yada daha çok acıyor gibi bakıyordu bana. Gözlerinde ki ifade derindi. Ela gözleri konuşmak ister gibiydi. Ayağa kalktı. Paltosunu giydi yavaşça. Silahın şarjörünü çıkartıp paltonun cebine koydu. Bana doğru yürüdü. Bir çocuk gibi aşağıdan bakıyordum ona. Düşünemeyecek kadar yorulmuştum artık. Yere çömeldi ve kollarını açtı. Tereddüt etmeden sarıldım. Ne kaybederdim ki artık? Neyim vardı ki. Sadece bacağımın içinde sıkışıp kalan, beni aşırı kan kaybından dolayı ölüme sürükleyen bir mermi vardı. Ve beni bekleyen Sude’m.
 Yeterince sarıldığına kanaat getirince omuzlarımdan tutarak yana doğru sürükledi beni. Ve kapıyı açıp çıktı. Tek kelime dahi etmeden. Bu kadar mıydı yani? Bunun için miydi her şey?
 Tişörtümden bir parça yırtıp bacağımı sardım sıkıca. Sendeleyerek ayağa kalkıp kapı koluna uzandım. Eve gitmek istiyordum. Her şeyi bir kenara bırakıp Sude’ye sarılmak istiyordum. Hiç bu kadar burun buruna gelmemiştim ölümle. Bir kadına bu kadar muhtaç kalmamıştım hiç. Eğer babam anneme öyle davranmasaydı, belki de bunların hiçbiri yaşanmazdı.
 Uzun koridora çıkıp merdivenlere doğru yürümeye başladım. Koridorun sonunda bir adam vardı. Ne halta bakıyordu bana anlamıyordum. Başına örttüğü kapüşonuyla yüzünü seçemiyordum. Yaralıydım be adam işte! Yanından geçip giderken istifini hiç bozmadan bakmaya devam etti. Merdivenleri inmeye çalışırken bayılacak gibi hissediyordum. Birden telefonum çalmaya başladı. Küfür edip cebimden çıkardım. Daha önce görmediğim bir numaraydı. Açmak istedim sadece. Yeşil tuşa basarak kulağıma götürdüm. Ve yıllardan beri unutmadığım bir sesi duydum…
 ‘’Hastaneye gitmelisin’’
 Babamın sesiydi bu. Anlamıyordum. Yıllardan beri ortada yoktu bu adam. Bizi siktir edip gitmişti. Ve şimdi bir fahişe tarafından vurulmuş haldeyken, beni arayıp hastaneye gitmemi söylüyordu. Ne bok dönüyordu burada?
 ‘’Bacağının durumu iyi değil. Çok kan kaybetmiş olmalısın. Kapının önündeki taksiye bin sadece.’’
 Sanırım şoka girmiştim. Ne hareket edebiliyor, ne de konuşabiliyordum. Sadece dudaklarımın düz çizgi olmasına rağmen, kahkaha sesimi işitiyordum. Beynimin içinde yankılanıyordu anılarımın bende bıraktığı izler ve komikti. Fahişe komikti. Babamın sesi gülünçtü. Belki de rüyadayımdır şu an. Saat 7.45 te çalan alarmla, kendi evimde, kendi yatak odamda, kendi karımın yanında uyanacaktım. Evet kesinlikle rüyada olmam gerekiyordu. Sadece kötü bir kabustu. Evet kabus görüyordum. Kendimi buna inandırmaya çalışırken gerçekten zorlanıyordum. Birazdan rüyadan uyanacağım konusunda kararsızdım fakat rüyaya dalacağıma emindim. Gözlerimin önünde yavaşça uçuşmaya başlıyordu çünkü siyah noktalar.
 Bir merdiven daha inmek için bacağımı yavaşça aşağıya atarken, belimden tutup bana destek olan bir el hissettim. Lütfen olmasın. Sakin adımlarla merdivenleri indirdi bana. Acele etmeden. Konuşmadan ve bakmadan. İnanmak istemiyordum. Böyle bir şey olsun istemiyordum. Çıkış kapısına kadar birlikte gittik. Son bahar gecelerinden biriydi. Turuncu yapraklar, rüzgarın sırtına binmiş gezintiye çıkmıştı. Soğuk, karanlığa karışıp, tarifi mümkün olmayan bir şekilde kendini hissettirebiliyordu. Isınmaya ihtiyacım vardı…
 Birden sarılı verdim babama. Nedensizce sarıldım. Özlem ve nefretle karıştırılmış, ısınmak için olan fakat gayet soğuk bir sarılmaydı bu. Yıllar önce karakterimi değiştiren adama sarılıyordum. Bizi terk edip giden, yüz üstü bırakan adama sarılıyordum. Yeniden hissetmeye başlamıştım sanki. Bacağımın acısını unutur gibi olmuştum biraz. Fakat merakım can yakar olmuştu. Sordum, ‘’Ne işin var burada?’’ diye.
 Yüzüme bakmadan konuştu, ‘’Defne’yi bekliyordum.’’ Taksinin arkasındaki arabayı işaret etti eliyle. Bakınca az önce ki kadını gördüm. Beni bu halde bırakıp giden fahişeyi gördüm.
 Anlamamıştım. Adını nereden biliyordu ve nereden tanıyordu? Buraya ne için gelmişti? Benim için gelmediyse ne diye bana yardım ediyordu bu adam?
 Sinirle onu iterek, 10 metre ileride duran taksiye doğru yürümeye başladım. Bacağımı tutarak yürüyordum. Arkamdan seslendi nedense. Kapatamadı çenesini, ‘’Defne benim kızım.’’
 Durdum ve arkamı döndüm. Kendi kızı beni neden vurmuştu? Sorumdan bir haber fakat cevabı bilerek konuştu.
 ‘’Anlaman için gerekliydi bu Kaya. Bana dönüşmemen bunu yapmam gerekiyordu.’’
 Dalga geçerek alkışladım babamı. Kendi kızına benimle ilişkiye girmesini ve sonrasında vurmasını söylemişti herhalde. Hala kadınlar onun için aşağılık varlıklardı. Tahminimce bizi terk ettiği kadından olan kızıydı bu. Ve bunları yaptırabiliyordu ona. Belki de haklıydı. Onun gibi bir adam olmamam için gerekliydi bu. Fakat inanmıyordum ona. Yıllar sonra beni düşünmesi anlamsızdı. Birden gelip ortaya çıkıvermesi anlamsızdı.
 Taksiye binmeden önce son bir şey demek için gözlerine baktım. Belki diyeceğimi umursamayacaktı, yine de vazgeçmedim. ‘’Kızın profesyonel bir fahişe baba.’’
 Ardımda onlarca cevapsız soru bırakarak atladım taksiye. Evimin adresini verdim. Hastaneye gitmek için zorladı fakat artık delirme noktasına geldiğim içi fazla bir şey demedi. Gözlerimden okunuyordu çünkü içimdeki tufanın büyüklüğü. Eve gidip bir an önce karıma sarılmak, her şeyi silip yeniden bir başlangıç yapmak istiyordum. Başı boşluğu bir kenara bırakıp sadece ‘’biz’’le ilgilenmek istiyordum. Aklımı kemirecek soruları Sude’yle unutmak istiyordum.
 Taksinin içinden dışarıyı izlerken, gün boyu başımdan geçenlere anlam yüklemeye çalışıyordum. Ne kadar sorsam da, belki hiçbir zaman ‘’neden’’ sorusunun cevabını bulamayacaktım. Nefretimi pekiştirmişti, babamı yeniden görmek. Sadece kalbimin bir köşesinde kalan isteğimi gerçekleştirmek memnun etti beni. Küçük bir sarılma…
 Eğlenmek istemişti belki biraz. ‘’Bir oğlum vardı, ne oldu ona acaba?’’ cümlesiyle çıkmıştı yola belki de.
 Üzgündüm, Sude’ye kötü davrandığım için. Şimdi anlıyordum neler yaptığımı. Nasıl haksızlık ettiğimi ve nasıl kendimi üstün görerek yerin dibine girdiğimi… Hakkım yoktu onu üzmeye. O beni düşünürken, umursamazlık yapmaya hakkım yoktu. Haklı gibiydi babam söylediklerinde galiba. Anlıyordum. Bir mermiyle birlikte, kararan gözlerimle anlamaya başlıyordum. Çok fazla cevapsız soru bırakmıştım ardımda. Yeni bir başlangıçla silebilirdik hepsini. Bir an önce Sude’mi görmek için yanıp tutuşmaya başlamıştım şimdi de. Ruh halim darmadağın olmuştu.
 Taksicinin yardımıyla 1. katta olan evime çıkmıştım sonunda. Bacağımı hissetmiyordum artık. Başım fazlasıyla dönmeye başlamıştı.
 Dostça, ‘’Abi istersen bir hastaneye gidelim. Sonra gelirsin eve.’’ dedi taksici. Arkadaşlarım gibi değildi sanki. Beni umursamıştı. Bir ‘’piç’’ gibi davranmıyordu.
 ‘’Sağ olun hocam. Kendi hayatımdan daha çok önemli olan bir hayatım olduğunu anladım az önce. Ve artık o hayatlar için çabalamam gerekiyor. Benim bir önemim yok.’’
 ‘’Olur mu öyle hiç abi? Dünyaya anlam katan biz değil miyiz? Her insanın duyguları ve düşünceleri anlam katıyor atan kalbine. Eğer yaşamamış olsaydın, hiçbir şeyin anlamı kalmayacaktı. Her şeyden önce en önemlisi sensin. Sonrasında seni önemli kılanlar ise, birlikte olduklarındır.’’
 Kapının önünde, yarı baygın halde dinliyordum taksiciyi. Doğru diyordu. Kendi arkadaşlarıma gitti birden aklım. Sadece laf olsun diye konuşurlardı, sadece eğlenmek için bir araya gelirlerdi. Ve onlardan bir farkım yoktu benim de.  
 Elini omzuma atıp tekrar bana baktı. Fahişenin gözlerindeki acıma yoktu. Garipti sadece. ‘’Abi, vazgeçme ailenden. Seni bırakıp gitmeyecek tek kişi onlardır. Sıcak çayını yudumlarken, evladının sana baba diyebilmesidir hayat. İzin ver, mutlu etsin seni ailen.’’
 İçimden geçenleri okumuştu sanki. Gözlerim dolarken başımı sallayabildim sadece. Selam verip aşağı indi taksici.
 Umarım evdedir. Koyu kırmızı olan pantolonumda anahtarımı çıkarttım. Nefes almakta zorluk çekiyordum. Kalbimin delicesine attığını hissettim birden. İçeri girmem gerekiyordu. Başım dönerken kapı koluna tutunup yere çömeldim. Anahtar elimden düşüp kaydı. Bir öksürük senfonisi kopuverdi ciğerlerimden. Uykuya dalacaktım. Bedenim yenik düşecekti. İstemiyordum bunu. Son kalan gücümle, küçük çocukların yüreklerinde ki umutları toplayarak kapıya birkaç yumruk attım. Ses gelmiyordu. Dengemi kaybedip sırt üstü düşü verdim. Siyah noktalar çoğalırken, duvarlar hareket etmeye başlıyordu. Yeniden mi rüya görecektim? Yoksa bir daha rüya göremeyecek miydim?
 Öksürüklerim bitince zorlanarak nefes almaya çalıştım. Yavaşça her şey kararmaya başlarken uzaklardan gelen bir ses duydum. Evin kapısı açılıyordu. Başımı zorlayarak kaldırmaya çalışırken, tüm sorular önemini yitirmişti. Çünkü Sude’mi görecektim. Biliyordum evdeydi ve şimdi her şey yeniden başlayacaktı. Sadece onunla ve onun için yaşayacaktım. Çocuğumuz için...
 Başımı kaldırıp evin kapısına baktığımda ise düşüncelerim yerle bir olmuştu. Apartmanda vızıldayan sineklerin seslerini işitecek kadar sessizdik. Sırtında çuvalıyla, başında maskesiyle bana bakan hırsızı izliyordum. Afallamıştı. Kendisini toparlayarak yavaşça kapıyı çekti. Eğildi ve kulağıma fısıldadı, ‘’Kusura bakma. Ev boştu, bende soyayım dedim. Çıplak bir kadın gibiydi. Dayanamadım sadece.’’ Ve yavaşça merdivenleri inmeye başladı.
 Buna nasıl güç bulduğumu bilmiyordum. Delicesine kahkaha atıyordum sadece. Hiç olmadığım kadar eğlenmeye başlamıştım. Ölüyordum. Siyah noktalar birleşip bütün oluşturmaya başlarken, dünyam fazlasıyla küçülmüştü. Düşünmeye bile mecalim kalmamışken, uyumak için bir melodi seçtim kendime. Beynimin içinde notalar dönüp dururken uykunun kollarına bıraktım kendimi. Apartmanda uzanmış halde, son düşüncemin hatırında uykuya daldım. ‘’Umarım başına bir şey gelmemiştir.’’



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder